Netflix Yapımı “The Platform” Filminin Coronavirüs Sürecinde Düşündürdükleri

*Neticede film karanlık da olsa içinde bir yemek masası/ziyafet sofrası barındırdığı için Salih Seçkin Sevinç’in kendi web sitesine yazdığı bu güncel yazıyı buraya da taşımaya karar verdik.

Coronavirüs günlerinde Netflix iki gündür önüme İspanyol yapımı bir bilimkurgu filmi çıkarıyordu, dayanamadım izledim. Yönetmen Galder Gaztelu-Urrutia, zaman ve mekan bağımsız 300 küsur katlı, her katın ortasında dikdörtgen şeklinde bir delik bulunan izole binada her kata iki denek insan koyarak filme başlıyor.

Filmde en ilginç unsur binanın ortasında bulunan dikdörtgen delikten günde sadece bir kez servis asansörü geçmesi ve bu servis asansörünün aslında bir yemek masası olması. Bu yemek masasına bir ziyafet sofrası demek daha doğru olur çünkü masanın el değmemiş hali adeta bir tablo gibi.

En üst kattan yavaş yavaş aşağıya inen platformdan her kattaki denekler ancak masa kendi katlarında durduğu süre boyunca yemek yiyorlar… Böylece en alt kata doğru seyahat eden masanın üzerindeki yemekler gittikçe azalıyor ve en alt katlara doğru indikçe masanın (platformun) üstünde hiç yemek kalmıyor. En alt katta yaşayanlar da aç kalmamak, hatta açlıktan ölmemek adına birbirlerini yemeye başlıyor.

Oysa ki en üst katta olanlar aç gözlülük yapıp da tıka basa yemeseler, alt kattakiler de aç kalıp birbirlerini yemeyecekler. Film bu problematiğin ve çözümünün ne kadar sancılı/ütopik olduğu üzerine durmuş.

Evet. Hikaye kısaca bu.

Ancak filmde ikinci önemli bir koşul daha var; o da her ay deneklerin bulunduğu katların sistem tarafından değiştirilmesi. Yani bir ay üst katlarda el değmemiş sofranın tadını çıkaran denekler bir sonraki ay en alt katlarda aç kalıp sefil olabiliyorlar…

Kısacası tıpkı yaşam gibi şartlar sürekli değişiyor.

İnsanın doğası, ihtiyaçlar hiyerarşisi ve psikoloji üzerine oldukça başarılı bir kurgu. Filmi izleyip bitirdiğimde şu anda tüm dünyada derinleşmeye başlayan Coronavirüs sürecine dair zihnimde bir takım öngörüler ve metaforlar oluştuğunu söyleyebilirim.

Kaan’ın Tavsiyesi’ndeki Metaforlar

Bu metaforların ikisini (teolojik ve sosyolojik) Kaanıntavsiyesi internet sitesinden alıntıladım…

-Bundan sonrası Spoiler içerir-

1. Metafor (Teolojik)

Öncelikle filmdeki dikey hapishaneyi ilahi bir sistem olarak düşünebiliriz. En üstte gördüğümüz aşçı, aslında yaratıcıyı temsil ediyor. Açık renkli kıyafetleri ve binbir titizlikle sofrayı hazırlayan hizmetkarları ise melekler. Yemekler çok iyi bir şekilde hazırlanıyor ve kullara sunuluyor. Kulların paylaşmayı bilmesi isteniyor, buna teşvik ediliyor fakat onlar açgözlülükleri nedeniyle kendilerinden alttaki insanları asla düşünmüyorlar. Halbuki kısa bir süre sonra onların da alt katlara düşme ihtimalleri var fakat bunu görmezden geliyorlar. Aşçının, içinde saç bulduğu için hizmetkarlarını azarladığı tatlıyı hatırlıyor musunuz? İşte o tatlı bir kutsal kitabı temsil ediyor. Adamlarımızın hücrelerin birinde rast geldiği bilge kişi de peygamber olarak nitelendiriliyor. Peygamber, Mesih ve yardımcısına, yukarıdan gönderilen tatlının bir mesaj olduğunu ve bunu insanlara diyalog yoluyla anlatmaları gerektiğini söylüyor. Adamımızla aynı odadaki köpekli kadın ise, cennetten düşen bir meleği tasvir ediyor. Filmi bu tema ile düşünürseniz, tüm parçaların yerlerine oturduğunu göreceksiniz. 

2. Metafor (Sosyolojik)

Film, dünya düzenine karşı onlarca mesaj barınırıyor. En yukarıda yemeği hazırlayan aşçı ve yardımcıları devletler olarak tasvir edilmiş. Devletler, en iyi en leziz yiyecekleri hazırlayıp halkına sunuyor, fakat zenginler tarafından bu yiyeceğin %80’i silip süpürülüyor. Kendilerinden alttaki kesimi hiç düşünmeyen zenginler, birden kendilerinin de alt kesime düşeceğini bildikleri halde anın tadını çıkarmayı tercih ediyorlar. Bıçaklı amcamızın alt kattakilerin yiyeceğine idrarını yapması gibi yoksulluktan zenginliğe yükselen biri hemen kendinden alttaki kesimi ezmeye başlıyor. Bu da günümüz dünyası ile çok tanıdık. En alttakilere sıyırılmış tabaklardan başka bir şey kalmıyor. Bu sistem hiç son bulmuyor, çünkü en alt kattaki kişiler, zengin olduklarında asla en alttakileri düşünmüyorlar. Ha bu arada en alt kattaki küçük çocuk nasıl hayatta kaldı? diye düşünüyorsanız da, annesi ona her gün yemek indirebilmek için insanları öldürmek zorunda kalıyordu. Bu da tüm kargaşanın içinde, bir annenin çocuğunun karnını doyurabilmek için günümüz dünyasında verdiği amansız mücadeleyi gösteriyor.

Şimdi Gelelim Benim Yorumlarıma Coronavirus ile Özdeşleştirdiğim Metaforlara

Öncelikle filmdeki alegeorinin aynısının derinleşen Coronavirüs salgının hayatımızda şu anda yapmakta olan etkisine uyarlayalım. Küresel dünyada hepimiz (bütün uluslar) “The Platform” filmindeki denekler gibiyiz. Özellikle Yuval Noah Harari‘nin CNN sunucusu Christiane Amanpour’a verdiği röportajda 7:30 dakikasınından 10:30 dakikasına kadar izlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Hepimiz doğanın bize sunduğu kaynaklar ve toplam üretim potansiyellerimiz ile aynı gemideyiz.

Coronavirüs salgını sırasında herkes önce “Ben!” diye düşünerek adil bir strateji geliştiremezse ve ulus devletler içgüdüsel olarak “Önce kendimiz!” derse en nihayetinde küresel olarak batacağız. Bunun nedenini aşağıda anlatacağım.

Şimdi öncelikle tüm Coronavirüs süreçlerini bu film (The Platform), ve Yuval Noah Harari‘nin yukarıdaki söyledikleri ile eşleştirmeye çalışın.

The Platform

Kendinizi daha fantastik senaryolara hazırlayın!

Sosyal uyum, insan davranışını etkileyen en önemli unsurlardan biri. Panik, şiddet ve mahalle baskısı insan davranışlarını irrasyonel bir şekile etkiler.

Sinemada olduğunuzu, en yakın çıkışa 10 metre uzaklıkta oturduğunuzu ve bu sırada yangın çıktığını farz edin. Haliyle herkes ayaklanır. İnsanları ite kaka ve hatta birilerini çiğnemeye göze alarak çıkışa gitmeye mi kalkışırsınız? Yoksa nizami bir çıkış düzeninin oluşacağını düşünerek sakince yürüme sırasının size gelmesini mi beklersiniz?

Eğer herkes bir düzen içerisinde hareket ederse kapıya en uzak mesafede oturanların hayatlarını kaybetme ihtimallerine (Tıpkı The Platform filminde olduğu gibi) karşın azami sayıda insan kurtulacaktır. Eğer küçük bir azınlık düzene uymazsa diğerlerinin hayatını tehlikeye atmak pahasına kendi canlarını kurtaracaklardır. Eğer herkes paniklerse işte o zaman birçok hayat kaybedilebilir. Ortamda otorite kuracak birileri yoksa, muhtemelen birçok insan kendi canlarını kurtarmak için panikleyecekler ve “iki nedenden” ötürü panik hızlı bir şekilde yayılacak.

Peki o iki neden nedir?

Öncelikle, eğer biri insanları itip kakarak çıkışa yaklaşıyorsa bunun adil olmadığını düşüneceksiniz ve siz de aynı hakkı kendinizde bulacaksınız. İkincisiyse, güçlü duyguların kalabalık içerisinde kolaylıkla yayılabilme kabiliyetidir. Korku bulaşıcıdır mesela. Gözyaşı da öyle. Dolayısıyla birileri panik yaparsa siz de yaparsınız!

Panik yapmak ortamdaki herkes için hayatta kalma şansını azalttığı için büyük ölçüde irrasyoneldir.

Coronavirüs salgını sırasında hem korku hem de gözyaşı özellikle sosyal medya vasıtası ile virüsten daha hızlı yayılıyor.

Bütün bu anlattıklarım için “Hadi canım o kadar da olmaz!” demeyin.

Sonuçta iki hafta önce rasyonel sandığınız bir dünyadan irrasyonelin standart olduğu bir dünyaya çoktan adım attık bile.

Salih Seckin Sevinc

Harbiyiyorum.com kurucusu. 2009'dan beri yeme-içme üzerine keşifler yapıyor. Araştırıyor, yiyor, içiyor ve yazıyor. 2018- "Ölüm Yolcusu Abdülüver'in Tuhaf Seyahatleri" 2016 - "Harbi Yiyorum - Türkiye'de Harbiden Nerede Ne Yenir?" 2015 - "Her Şeyin Başı Blog" 2014 - "Social Media for Real" 2012 - "Pazarlama İletişiminde Sosyal Medya" kitaplarının yazarı. ODA TV "Lezzet Peşinde" köşe yazarı, Eylül 2019'dan bu yana Kültür TV'de "Harbi Yiyorum" programını hazırlıyor ve sunuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir